Ulu Cami​

Asi Nehrinin doğusunda Ata Köprüsü ile Saray Caddesinin kesiştiği noktada yer alan Ulu Cami, Antakya’nın mihenk taşlarından birini oluşturmaktadır. Ulu Cami ve külliyesinden oluşan yapı topluluğunun ne zaman inşa edilmiş olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte 1268 yılında Antakya’yı fetheden Memluk sultanı Baybars’ın giriştiği inşa faaliyetleri sürecinde cami ve diğer yapılarının inşa ya da onarımının gerçekleştirildiği belirtilmektedir (Temiz, 2012). Osmanlı tahrir defterlerinde Antakya’nın önemli mahallelerinden biri olarak Cami-i Kebir Mahallesi’nin adının geçmesi, 16. Yüzyılda Ulu Cami’nin kentin en önemli öğelerinden biri olduğunu göstermektedir (Sahillioğlu, 1993). Osmanlı döneminde zarif dokunuşlarla mimari zenginliğini sürdüren cami her dönemde Antakya'nın ruhunu yansıtan bir manevi merkez haline gelmiştir. Ulu Cami, ezan sesleri, taş duvarlarına sinmiş dualarla yankılanırken, tarih boyunca birçok seyyahın, âlimin ve dervişin uğradığı yer olmuştur. Depremler ve savaşlar bu mukaddes yapıyı sarsmışsa da o her defasında halkın sevgisi ve sadakatiyle yeniden ayağa kalkmayı bilmiştir. Avlusundaki şadırvan, ilimle ve hikmetle yıkanmış nesillerin hatıralarını taşırken, mihrabı binlerce müminin huşu dolu secdelerine şahit olmuştur. Şubat 2023 depremleri sonrasında bugün restorasyon sürecinde olan Ulu Cami, yalnızca bir ibadethane değil, aynı zamanda tarih, kültür ve maneviyatın buluştuğu kadim bir mirastır. Antakya sakinlerine huzur veren bir atmosferle, geçmişin izlerini taşıyan bu mukaddes yapı, Antakya'nın sarsılmaz gücünü ve inancını temsil etmektedir.