Cam Ustalığı

Bir şehrin hafızası bazen taşlara kazınır, bazen suyun sesinde yaşar, ama Antakya’da bu hafıza en çok camda saklıdır. Kırılgan, şeffaf ve ışıkla dans eden bu madde, yüzyıllardır bu topraklarda biçim bulur. Çünkü Antakya, yalnızca mozaiklerin değil, aynı zamanda camın da doğduğu yerlerden biridir. Ve her doğum gibi, bu da ateşle başlar.

Tarihçiler şöyle anlatıyor; Cam, ilk kez MÖ 2. binyılda, Antakya’ya komşu Fenike kıyılarında, yani günümüz Lübnan ve Suriye’sinde ortaya çıktı. Rivayete göre, sahilde yemek pişiren tüccarlar, ateşin altında eriyen kumla tesadüfen camın ilk hâlini yarattılar. O andan itibaren, ateşle kumun aşkı başladı. Cam artık yalnızca bir eşya değil, bir medeniyetin parçasıdır. Roma döneminde, Antakya önemli bir cam üretim merkeziydi. Özellikle Bizans’ta cam sadece pencere ya da süsleme değil, aynı zamanda bir ışık metaforuydu. Tanrısal nurun maddede vücut bulmuş hâli. Kilise vitrayları, cam kandiller, mühürler, göz boncukları… Her biri Antakya’nın camla olan bağının sessiz tanıklarıydı.

Ama her hikâye gibi bu da zamanla küllenmeye başladı. Yüzyıllar içinde cam ustalarının sesi azaldı. Ta ki, bir adam, bu sesi yeniden duyurana dek…

Antakya’nın tanıdığı en önemli isimlerden biri olan Şadi Asfuroğlu, yalnızca bir diş hekimi değil, bir kültür neferidir. Camla kurduğu bağ, ekonomik bir yatırımdan fazla. Çünkü o, bu kentin kırılgan ama dirençli ruhunu camda gördü. Antik çağlardan bugüne uzanan cam ustalığını yaşatmak, sadece bir zanaatı değil, Antakya’nın sesini sürdürmekti onun için. Onun sayesinde Antakya’da cam, sadece bir bardak ya da pencere camı değil; bir sanat eseri, bir kimlik ifadesi hâline geldi.

Bugün Antakya sokaklarında dolaşırken, vitrinlerde el yapımı renkli cam katremisler, nazar boncukları, gözyaşı ve parfüm şişelerini görürsünüz. Onlar, bu topraklarda hâlâ ateşin canlı olduğunu hatırlatır. Ve her biri, bir ustanın, belki de Şadi Asfuroğlu’nun düşlediği geleceğin bir parçasıdır.